PGF SAYI#9 GERÇEK H...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

PGF SAYI#9 GERÇEK HİKAYELER " NE O BANA SORDU NE BEN ONA - 2"


kutsalvodka
(@kutsalvodka)
Asil Üye Moderator
Katılım : 11 ay önce
Gönderiler: 21
Topic starter  

“Kahve?..”

Yazmıştı sadece mesajında. Genelde bu zaten bizim iletişimimiz için yeterliydi. Birimiz kahve, yemek, şarap ya da seks yazar diğeri de saati söyler, sonra mekân ismi yazılır ve buluşulur. Yıllardır hep bu böyleydi, ancak bu sefer tuhaf olan bir buçuk sene üzerine bu mesajın gelmesiydi, ikincisi ve asıl can alıcı kuralımız ise herhangi birimizin hayatında biri var ise bu mesaj asla atılmazdı. O ise bu kuralı çiğnemişti çünkü ben nişanlı bir adamdım artık.

Mesajı aldığımda, ne cevap vereceğimi düşündüm durdum, işin kötüsü bu şartlar içinde, mesajı atıyorsa kesinlikle çok kötü bir hâlde ya da başına çok kötü bir şey geldi ve yine sığınacağı tek liman ben vardım. Ben nasıl en ufak bir çöküntüde ona koşuyorsam, o her zamanki gibi bana gelmişti işte. Umarım iyidir, diye düşündüm. Güzel zamanlar geldi aklıma, nasıl da iyi geliyorduk birbirimize, diye tekrarladım içimden hafif bir gülümseme ile birlikte…

“20:00 Taksim/Müptezel” yazdım.

Mesajı yolladıktan on saniye sonra “ görüşürüz” diye mesaj geldi. Hem onu göreceğim için hem de meraktan heyecanlanmıştım.

Mesai bitti, İstanbul’ un göt deliği Mecidiyeköy’ deki ofisimden çıkıp, yaşayan ölülerin arasından metroya yürüdüm,  ardından stilize tabutla Taksim’ e vardım.  Yağmur şiddetlenmişti ve hava acıtacak cinsten soğuktu. Bir anda, yine düşüncelere daldım. “Ya hu Zeynep, soğukta hayatta evden çıkmaz. Neler oluyor? “ dedim. Telaşla biraz daha adımlarımı hızlandırdım.

Müptezel’ in, geniş camlı, ahşap kapısı bana “Hoş geldin.” der gibi gıcırdayarak açıldı. İçerisinin sarı loş ışığının ortasında, her zamanki cumba tipi yerimizde oturmuştu Zeynep.  Ahşap ve geniş pencereden dışarıya bakıp yağmuru izliyordu. Sokağın ucundaki arabanın farları hem camdaki yağmur tanelerini hem de Zeynep’ in o güzel gözlerini parlattı bir an, biraz onu izledim, gözlerimin dolmasına izin verip biraz daha yaklaştım ona, hüznünün kokusu gelmişti burnuma.

“Merhaba” dedim.

Sanki, yağmurun konuşmasını bitirmesini bekledi bir süre; yavaşça başını çevirip “Merhaba” dedi, Elimi tuttu, kendine çekti, ufak bir bilek hareketiyle benim eğilmemi sağladı, oturduğu yerden dudaklarımın kenarına bir öpücük bıraktı. Ben o güzel kokusunu içime çektim, o benim gözlerimin içine baktı.

 Ben kabanımı üstümden çıkarıp koltuğun arkasına astım, yerime otururken garson masamıza yanaştı. Zeynep çevik bir konuşma ile “Beyefendi için sade filtre kahve.” dedi, tam kendisininkini söyleyecekken, ben araya girdim. Hafif ukalâ bir ton ile “Hanımefendiye de orta Türk kahvesi.” dedim. Garson ikimize baktı, muhtemelen iğrendi ve “Peki” diyerek arkasını dönüp o suratındaki “Geri zekâlı bunlar.” ifadesi ile uzaklaştı masadan. Gözlerimizi garsondan alıp birbirimize baktık, iki saniyelik beklemeden sonra dayanamayıp kahkaha attık. Yine gözleri parladı...

Ben henüz gülmemi durduramamışken “Nişanlanmışsın.” dedi.  Nefesimi toparlayıp, “Evet” dedim. “Çok sevindim.” dedi, yüreğindeki acıyı ben yüzünden okurken. Bunu görmek, bana o an çok tuhaf geldi, evet, biz birbirimizi çok seviyorduk, hatta bence âşıktık ama asla bir sevgili olarak birlikte olamayacaktık, bunun da farkındaydık. Yıllar süren ilişkimizde, asla bunu dillendirmeyip, asla kıskançlık yapmamıştık ki şu an o kıskançlıktan öte bir acı içindeydi.

Yıllar önce o Dolapdere gecesindeki gibi (pgf sayı #2), ben yine ona “Ne oldu?” diye sormadım.

Bir anda konular değişti. Başka mevzuları anlattı, normalde konuşmayacağı kadar gevezelik ediyordu, bazen kahkahalarla anlatıyor, bazen nefes nefese kalıyordu.  Ben ise onun renkli gözlerine bakıyordum, teninin kokusu geliyordu burnuma, sevişmelerimiz geldi aklıma; izlediğimiz filmler, attığımız kahkahalar, sarhoş olmalarımız… Hepsi film şeridi gibi geçti. Ben şu an onu muhtemelen son kez görüyordum, bu kadar konuşma, gereksiz lakırdı, aslında bir vedaydı ve o veda cümlesini söylememek için ezilen kelimelerdi.

Saatine baktı “On bir olmuş.” dedi. “Sabah erken kalkacağım, biliyorsun, seni görmek hep çok güzel, yine öyle oldu.“ dedi. “Hadi kalkalım.” derken çoktan sandalyeden kalkmıştı. Neyin var, diyesim geldi ama diyemezdim. Yuttum kelimeleri ve ayağa kalktım. Hesabı ödedik ve hiç konuşmadan Fransız Konsolosluğu’ nun oraya kadar yürüdük. Birazdan sağa ve sola ayrılacaktık. Bana veda etmeye geldiğine emindim ve onu bir daha görememek düşüncesi bile kalbimi acıtıyordu. Ayrılacağımız noktaya geldik, istemsiz aynı anda durduk. Gözlerime baktı ve dudaklarıma öyle bir öpücük kondurdu ki sadece bu öpücüğe bile bir roman yazılabilirdi. Kapağına da o güzel kokusunu resmederdim. Tek kelime etmedi ve dolu yeşil gözleriyle birlikte gitti, sadece arkasından baktım, yağmur onu ıslatırken.

 

Aradan iki gün geçti. İki gündür ofiste sadece ekrana bakıyordum. Arada telefonumu kolaçan ediyor, bir şey yazdı mı acaba, diye kontrol ediyordum. Bir iş gününü de bu şekilde geçirip akşam eve döndüm, içimdeki sıkıntı tuhaftı, yemek yiyesim bile yoktu. Çıkıp bir şeyler içeyim, diye düşündüm. O esnada telefon çalmaya başladı, heyecanla ekrana baktım. Arayan Zeynep’ in üst kattaki komşusu Zehra Teyze’ ydi.

Açmak istemedim telefonu, ellerim titremeye başladı. Bir anda o gecenin anlamının gerçek bir veda olduğunu anladım. Sıradan bir veda değildi bu, bu bir “sonsuz elveda” idi. Telefonu kulağıma götürdüm ve Zehra Teyze’ nin söylediği yüzlerce kelime arasından şunları seçebildim: “İntihar”, “Çok kan”, “Hastane”, “İki gün önce” ve en son “Şu an iyi”… Gözlerim parladı son kelimelerde, “Nerede?” diye sorup cevabı aldım ve hemen hastaneye gittim.

Akşam saatinde zor da olsa hastane güvenliğini kandırıp girdim içeriye. Hastanenin karanlık bahçesindeki çardağın ortasında oturmuş, tepesindeki sarı ışığa doğru sigarasının dumanını üflüyordu. İki bileğide sarılmış, rengi iyice beyaza çalmış gözleri çukurlaşmıştı Zeynep’ in. Beni elimde çiçeklerle görünce gözleri parladı, bir anda hareketlendi sonra bilekleri aklına geldi. Ona kızacağımı biliyordu, bir kedi gibi sindi olduğu yere kafasını eğdi. “Bi’ dal da bana versene.” dedim. Uzattı, biraz bekledim. “ Çok sabırla beklersek belki kendi kendine yanar.” dedim. Panikleyip hemen çakmağıyla sigaramı yaktı. Sonra gözlerime bakıp gülmeye başladı. “Beni yine güldürdün ya”.  Çiçekleri uzattım. “En sevdiklerinden…” dedim. “En sevdiklerimden.” dedi. Çiçekleri yanına koydu. Başını göğsüme koydu, sarı loş ışığın altında beraberce üfledik sigaramızı. Gözlerini kapattığını hissettim. “İyi ki seni tanıdım.” dedi. Başını öptüm. Tek kelime etmeden sessizce dertleştik saatlerce. Ben, o sevdiğim kokusunu saatlerce içime çektim.

Hasta odasına kadar gittim o gece, yatağına yatırdım, üstünü örttüm, bir bardak su koydum başucuna. Sabah ışık vurmasını sevmezdi, odanın perdelerini ve kapıyı kapatıp, son bir kez bakıp çıkmıştım odadan. İki hafta sonra iş yerime bir paket gelmişti. Yıllar önce ona aldığım ve onun da severek giydiği hırkası çıktı içinden, bir not ile; “ Kokumu hiç unutma”. Ben gözyaşlarımı silmeye çalışırken, telefonum çalıyordu. Arayan Zeynep’ in üst kattaki komşusu Zehra Teyze’ ydi.


ben ve kendim beğenme
CevapAlıntı
Konu Etiketleri
Paylaş: