PGF SAYI#13 GERÇEK ...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

PGF SAYI#13 GERÇEK HİKAYELER " 2 KIZ ÇOCUĞU"


kutsalvodka
(@kutsalvodka)
Asil Üye Moderator
Katılım : 11 ay önce
Gönderiler: 21
Topic starter  

2012 Şubat, Konya, Karabağlar Köyü

Gece on iki civarı, jandarma arabasının içinde, Konya' nın düzlüklerindeyiz. Geceyi gündüze çeviren karlarla kaplı, soğuk bir gece... Karakolumuza gelen bir ihbar üzerine, komutanım, ben ve üç asker alelacele yola koyulmuştuk. İhbarın içeriğini, binerken öğrenememiştim sadece, sıcak yatağımdan kalktığım ve tekrar bu lanet postalları giydiğim için kızgındım, bir de neredeyse -13 derece olan soğuk her şeyiyle keyifsizdi. Ancak bu şehri asla sevemesem de kışın ne kadar sert geçse de, o uçsuz bucaksız düzlükler, beyaz kar örtüsüyle kaplandığında, seyrine doyum olmuyordu. Arabanın camına kafamı dayamış, silahım elinde, dışarıyı izliyordum. Kar başlamıştı lapa lapa, tam dalıp gitmiştim uzaklara, gözümün önüne İstanbul’ un kışı gelmişti ki, araba aniden durdu. Taştan, kerpiçten dökük tek katlı, tek gözlü evlerle dolu bir köydü burası. Bütün isteksizliğimle araçtan indim. Komutan bana seslendi:
- Çavuş! Gidip muhtara bir bak, nerede kaldı ?
- Emredersiniz komutanım.
Tam selam vermeyi bitirmiş giderken, muhtar ilerden hızlıca bize doğru geliyordu. Soğukta ağzından duman çıka çıka, nefes nefese bize yaklaştı. Selamlarken komutanın elini sıktı, ilerideki etrafı çöp dolu bakımsız bir evi gösterdi.
- İşte burası komutanım, buyrun.
Hep beraber eve doğru ilerlemeye başladık; zerre merak etmiyordum. Bir an evvel, neyse bitsin yatağıma döneyim, diye düşünüyordum. Evin önüne geldik; komutan eliyle bir askere kapıyı çalmasını işaret etti. Ben, komutanın biraz arkasında, hafif uzakta, etrafı izliyor ve ilgilenmiyordum. Kapı açıldı, göz ucuyla bakıp kafamı çevirdim, orta yaşlı, hafif kırmızı suratlı, belli ki alkol almış bir adamdı. Sadece dinlemeye başladım. Adam tüm pişkinliğiyle;
- Hayırdır komutanım, muhtar?..
- Hakkında şikayet var.
- Ne şikayeti komutanım?
- Çocuklarını çağır…
- Uyuyorlar.
Muhtar hiddetle bağırınca irkildim, adama baktım…
- Çağır çocuklarını Recep… Nerede Ayşe ile Aysun? Komşuların şikâyet etmişler seni. Dayanamamışlar çocuklarının çığlıklarına, neredeler onlar, çağır! İçip içip dövüyormuşsun çocukları.
- Ben dövmedim çocuklarımı, uyuyorlar, gidin şimdi.
Komutan ile Recep tartışırlarken, evin sol tarafındaki pencereden bir kız çocuğu korkarak dışarı bakıyordu. Sadece tek gözü ile dışarıyı izlerken göz göze geldik. O sırada babası komutana bağırmak için sesini yükseltti. Ufak kızın tek gözünden bile o korkuyu gördüm. Tam elimi kaldırıp pencereyi işaret ederken, kapıdaki babasının arkasından altı yaşlarında ufacık, hafif tombul yanakları ve kâkülü ile tedirgin bir şekilde minik esmer bir kız çocuğu çıktı. Sol gözündeki morluk, benim olduğum yerden bile rahatça seçilebiliyordu. Gözlerim faltaşı gibi açıldı, canım yandı. Komutan sinirle Recep’ in yakasına yapıştı, onu dışarı çekerken az önce pencerede gördüğüm on yaşlarında diğer kız çocuğu geldi ve kardeşinin yanında durdu. Ufak çocuk korkudan ablasının ellerini tutunca, ablası dişlerini sıktı. O an fark edebilmiştim, ablanın ellerindeki ve kollarındaki yanıkları. Yutkundum, komutan ile Recep kavga ederken evin içine yöneldim, ufaklığı kucağıma aldım, ablasına da;
- Montlarınızı getir güzelim.
Dedim. O içerden bir koşu montları alırken kucağımdaki miniğe:
- Adın ne senin?
- Aysun.
- Gidelim mi buradan Aysun?
Aysun, cevap bile vermeden boynuma sarıldı, artık utanmanın manası yoktu, ağlıyordum. Ayşe de arkamızda, jandarma arabasına doğru devam ettik. Babalarının küfürleri ve hakaretleri arasında araca bindik. İki asker, muhtarın arabaya Recep ile bindiler, biz ise kızlarla jandarma arabasındaydık. Ayşe belli ki çok hırpalanmıştı, hemen bana yaslanıp uyudu. Aysun ise omzumda uyuya kalmıştı, hâlâ sıkı sıkı bana sarılmıştı. Yollardaki engebelerden araba oldukça sallanıyordu, Ayşe’ yi omzundan tutmak istedim, dokunduğumda uyuyan kızın gözlerindeki acıyı gördüm. Muhtemelen tüm vücudunda buna benzer yaralar vardı. Ruhum çökmüştü, dişlerimi sıkıyordum ama ağlamamı durduramıyordum. İçimdeki acı artık öfkeye dönüşüyordu.

Karakola geri döndük, kızları ufak bir odaya aldık, meşrubat verdik, aşçıyı kaldırıp durumu anlattık. Kalkıp kızlara güzel bir tost hazırladı. Komutanım, önce karakol komutanını aramıştı, biz yoldayken durumu anlattı. Karakol komutanımız kıdemli başçavuş önce Konya Merkezi arayıp durumu bildirdi, bir avukat ve pedagogun geleceğini öğrendik. Kızlar, yemeklerini yerken, ben başlarında duruyordum, komutan odaya girdi.
- Güzeller, merak etmeyin burada kimse size bir şey yapamaz, uslu uslu Erdem Abiniz ile oturun burada, tamam mı? Birazdan sizi de çağıracağım. Erdem, sen onlarla otur biraz konuş. Avukat ve pedagog gelince neler olduğunu detaylı anlatsınlar.
- Emredersiniz komutanım.

Komutan odadan çıkarken, Ayşe lokmasını bitirip bana döndü. Önce sakin başladığı konuşması sonradan gözyaşları içinde devam edecekti…
- Erdem Ağabey, annem gittiğinden beri babam içip içip bizi her gün dövüyor. Okula gitmeme izin vermiyor. Hadi ben neyse ama Aysun dayanamaz yumruklara, bana “Abla bu gözüm çok acıyor.” diyor durmadan. Geçen gün, babam bacağından tutup havaya kaldırdı onu sonra fırlattı bana doğru, Allah’ tan üstüme düştü.

Ayşe, heyecanla anlatırken bir an Aysun’ a baktı. Aysun’ un kapkara gözleri, kocaman açılmış, ablasına bakıyordu. Nefesini tutup yutkundu. Ayşe kafasını öne eğip sustu ağlamaklı gözlerle, Aysun minik eliyle önce elime dokunup bana döndü
- Abi, babam ablama sobanın içindeki çubukla vuruyor, ellerini de tutuyor sobaya, ablam çok bağırdı babama ama babam hep güldü.
O esnada diğer odadan Recep’ in bağırışları duyuldu, belli ki bir arbede yaşanıyordu. Babalarının sesini duyan kızlar irkildi. Ayşe hızlı bir hareketle, Aysun’ a sarıldı “Sus güzelim.” dedi. Kızların dikkatini dağıtmak için onlara dönüp;

- Ayşe bak güzelim, şimdi yetkili insanlar gelecek, onlara yaşadığın her şeyi detaylı bir şekilde anlat olur mu? Hiç utanma, korkma. Baban sana bir şey yapamaz artık. Bu gece her şey bitecek.
- Annemi özledim…
- Sen bu gece uslu ol, hiç korkma Aysuncuğum, sabah söz annene götürüceğim seni.
Kapı çaldı askerlerden biri “Komutan seni çağırıyor çavuş.” dedi. Kızlara elimle “sakin olun” işareti yaparak odadan çıktım. Askere “Hakan’ ı çağır, kızların yanında dursun.” dedim ve komutanın odasına girdim. Recep ayakta bağırıyordu, komutan kıpkırmızı olmuş yumruğu havada ona bağırıyordu. Recep beni görünce “Ulan kızımı alıp giden sendin!” diyerek üzerime saldırdı, zaten içimden bu geçiyordu, keşke bana saldırsada okkalı bir kafa atsam şuna, diyordum. Hayallerim gerçek oldu, Recep kafayı yiyip yere düştü. Normalde ağır bir ceza alacakken, komutanın yüzündeki sırıtmayı ve bana bakışını gördüm. Recep’ i umursamadan;
- Emredin komutanım.
- Erdem, ifadeyi yaz oğlum.
- Emredersiniz komutanım.
Bilgisayara oturdum, Recep bana küfür ederken komutan araya girdi “Sus belanı sikerim senin, Allah şahidim, seni kömürlüğe götürür, başta çavuş tüm askerlere sırayla dövdürürüm!” Recep biraz sessizleşti, o esnada kapı çaldı, amcası geldi. Komutan tekrar sordu “Neden dövüyorsun çocuklarını?” Recep inkâr ediyordu.
- Ben dövmüyorum onları, birbirlerine yapıyorlar. Anneleri başkasına kaçıp, Konya merkeze yerleşti. Bunlar da oraya gitmek istiyorlar, o yüzden numara yapıyorlar.
- Lan saçmalama! Kızın gözü mor, diğerinin her yerinde yanıklar var!
- Valla komutanım, kendileri yaptı.
Komutan yorulmuştu, ben ise Recep’ in dediklerinin tek kelimesini yazmamıştım, çünkü inanmıyordum. Avukat ve pedagog bi’ yirmi dakika sonra geldiler. Recep, aynı yalanları sıralamaya devam etti. Kesinlikle kabul etmiyordu ve çok sert duruyordu. Hem pedagog hem avukat hem de bizler bıkmıştık. Pedagog komutana dönerek “Çocuklarla konuşalım bir de.” dedi. Recep ve amcasını başka bir odaya götürdüler. Koridorda karşılaşmasınlar diye kızları hemen getirmedik.
Pedagog komutana:
- Komutanım, bu adam böyle inat eder ve amcası da desteklerse bir şey yapamayız. Ya bir şahit olmalı ya da itiraf, yoksa elimizden bir şey gelmez.

Kızlar göz göre göre babalarının yanına dönecekti ve benim elimden hiçbir şey gelmiyordu. O esnada kızlar, asker eşliğinde odaya girdiler. Komutan, babacan bi’ tavırla kızları karşıladı, koltuğa oturttu. Yetkililer daha görür görmez bütün hikâyeyi anlamışlardı ama velâyet sıkıntılı bir konuydu. Kızlar bana baktı, ben başımla onaylar gibi bir hareket yaptım ve başladılar anlatmaya. Babalarının bağırışları yan odadan duyuldu. Ayşe anlatmayı bırakıp titredi, “Sakin ol Ayşe, ben gidip tutacağım babanı merak etme sen.“ dedim. “Rahat rahat anlat olanları, bak bu abla ile bu abi seni annene götürecek.” Ayşe heyecanlandı, Aysun ablasının elini sıkıca tuttu. Ben odadan çıkarken Ayşe heyecanla ve yaşlı gözlerle anlatıyordu.

Babalarının olduğu odaya girecektim ama sinirlerimi kontrol edemeyeceğimi anladım. Dışarı çıktım binanın arkasına dolanıp temiz havayı içime çektim, sonradan “İyi ki dışarı çıkmışım.” diyeceğimi tahmin edemezdim...

Yirmi dakika sonra kızların babalarını tekrar odaya çağırdılar. Adam hâlâ ısrarla suçlamayı reddediyordu. Yetkiller “Utanmıyorsun, itiraf et de bitsin artık bu!” diye zorlasalar da adam asla geri adım atmıyordu. İçeri girdim, “Komutanım izninizle bir şey göstermek istiyorum.” diyerek cebimden cep telefonumu çıkardım, sesi biraz yükseltip kaydettiğim sesi çalmaya başladım.

“Ya Recep neden dövüyorsun çocukları, yazık günah.”
“Ya bırak amca, benim çocuklar değil mi? İstediğimi yaparım.”
“Oğlum alacaklar çocukları elinden.”
“Kimse bir şey ispatlayamaz amca, velayette benim elimde, o orospu analarına vereceğime kızları, benimle çürüsünler burada.”
Dışarı iyi ki çıkmıştım, altında durduğum pencere Recep’ in durduğu odanın penceresiydi…
Bu şekilde devam eden ses kaydını, odada herkes pür dikkat dinliyordu. Recep panik olmuştu, daha ses kaydı bitmeden “O… çocuğu!“ diye bağırarak komutan Recep’in yakasına yapıştı, askerlere seslenip onu nezarete attı. Yetkililer gülümseyerek ve başları ile onaylayarak “bu iş oldu” dediler.
Heyecanla odadan çıkıp kızların yanına gittim. Tüm masumiyetleri ile açılan gözlerine bakarken “Oldu bu iş kızlar, artık annenizle yaşayacaksınız” dedim. Aysun öyle güzel boynuma sarıldı ki bir an “Çocuk istiyorum ya ben.” dedim. Ayşe, gözlerine hücum etmeye yeltenen gözyaşlarını ve boğazında düğümlenen hıçkırığı zor bela zapt etti, yavaşça yaklaşıp başını eğip, belime sarıldı.

Kar tekrar başlamıştı. Ufak bir kahvaltı daha yaptık. Uaklaşık iki saat sonra tüm telefon görüşmeleri tamamlanmıştı. Kızları ve yetkilileri götürecek jandarma arabası kapıda hazır bekliyordu. Aysun kucağımda uyuyakalmıştı, onu arabaya yerleştirdim, Ayşe de yanağıma bir öpücük kondurdu. “Çok sağ ol Erdem abi.“ dedi araca binerken. Jipin arka camından Ayşe bana bakıyordu, araç hareket ederken dolu gözlerimle ona bakıp el sallıyordum, o esnada Aysun diğer camın oradan bana baktı, uykudan uyanmış gözleriyle bana bakıyordu. Önce minik elleriyle “hoşça kal” dedi, sonra dünyanın tüm renkleriyle dolu bir gülücük attı bana, araç kar yağışının içinde kaybolurken...

Artık bambaşka bir hayatları olacaktı, bir umutları olacaktı, çok mutluydum. Çok çıkmazda hissettiğim ya da kendimi bir işe yaramaz hissettiğim zamanlarda Aysun’ un gülüşü gelir aklıma, tek bir gülümsemeye neler sığdırmıştı ufacık kızcağız. Neler neler anlatmıştı bana,
“Yüzün hep gülsün güzel kızım...”


CevapAlıntı
Paylaş: