PGF SAYI#10 GERÇEK ...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

PGF SAYI#10 GERÇEK HİKAYELER " CENNETİN YAŞI"


kutsalvodka
(@kutsalvodka)
Asil Üye Moderator
Katılım : 11 ay önce
Gönderiler: 21
Topic starter  

Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların,

dilsiz olduklarını anlıyorum.

Kar yağıyor,

ve ben hatırlıyorum…

 

Demişti Nâzım; evimin penceresinden, bahçeme bakıp  kar tanelerini izlerken aklıma takılmıştı, yine dilsiz hatıralar, dile geliyordu yavaş yavaş. Çıkmalıydım evden…

 

Bu şehri seviyorum. Neler yaşarsam yaşayayım, ne olursa olsun, bu şehir bana hep bir masum geliyordu. Tarifsiz güzelliği bir kenara, konuşan semtleri var bu İstanbul’ un;

Bazısını çağır gelsin rakı masana otursun, diğerine söyle merdivenlerde şarap içsin seninle, diğerinin de git omzunda ağla. Her seferinde önce sıcacık bir “hoş geldin” diyordu bu şehir sana.

 

Kar yağdığında, bu şehrin iki semtini, daha doğrusu iki yerini ayrı seviyordum ve bu havalarda istinasız oralara gidiyordum. Bu yerlerden biri Sultanahmet meydanıydı; özellikle Sirkeci Garı’ nda taksiden iner, Gülhane Parkı’ nın yanından “Alemdar” caddesinden yukarı yürür, bu kadim şehrin ilk insanlarının ayak izlerini takip eder, oradan Sultanahmet Meydanı’ na ulaşır, iki muazzam eserin tam ortasındaki banklara otururdum. Işıklar içindeki iki heybetli yapıyı kar tanelerinin dansları arasında izlerdim. Diğer yer ise beni gündüz gözüyle bile hüzünlendiren Pier Loti’ ydi . Eyüp Sultan’ dan yukarı doğru mezarlık yanından tırmanırken, cellat taşları ile yüzlerce hacı hocanın arasında ve tabii Fevzi Çakmak’ a selam çakarak arkada Haliç’ in ışıl ışıl parlamasını izleyerek yürürdüm. Teyzem burası için “İstanbul’ a türlü belalar hep musallat olur ama  buradaki evliyalar korur.” derdi hep. Çocukluğumun büyük bir kısmı Eyüp’ de geçtiğinden buralarla ilgili çok hikâye, çok efsane dinlemiştim. Defalarca eski taşların üzerinde Haliç’ e bakarak günlerimi harcamıştım. Belki o günlerden bir tutku, belki de güven hissi beni hep buraya çekiyordu.

 

Taksi ile Balat sahilden geçiyorduk, her taraf bembeyazdı ama kar durmuştu, hafif üzülmüştüm ama Haliç öyle güzel gözüküyordu ki ışıkların arasından, dalıp gitmiştim. Eyüp Sultan’ a geldik, taksi şöförüne parayı uzattım, “Abi sen ciddi ciddi bu saatte çıkacak mısın oraya?” dedi. Başımı salladım, “Abi iti kopuğu olur, dikkat et.” dedi, “Bu havada kimsenin geleceğini düşünmezler, tam tersi şu an oldukça güvenlidir.” dedim. Taksicinin düşünürken beni onayladığını farkettim, cevaba gerek kalmadan kapıyı kapadım. 

 

Eski’ nin kokusu geldi burnuma. Etrafa baktım biraz. Sarı sokak lambaları, etraf bembeyaz,  üzerinde kimsecikler yok... Yokuşun başına geldim, karlarla kaplı yokuşta tek bir ayak izi yoktu. O esnada yüzümde bir ıslaklık oldu. Tepemdeki sarı ışıklı sokak lambasına doğru kafamı kaldırdım, kar tanelerinin karanlıktan çıkıp, ışığın içinden sallana sallana bana geldiklerini gördüm, lapa lapa kelimesi o gün biraz hafif kalmıştı, gülümseyerek yokuşu çıkmaya başladım.

 

Ağır ağır tırmanıyordum yokuşu, ellerim paltomun ceplerinde. Arada yokuşta durup geriye bakıp Haliç’ i izliyordum. Şehirde hiç ses yoktu, huzurun kokusunu alabilirdiniz o an. Yokuşun sonunda tepedeki kahveye ulaştım. Çardağın altında, ters bırakılıp toplanmış iskemlelerden birini çevirdim. Sigaramı yaktım, ilk nefesi verip dağılan dumanın arkasından yaşlı Haliç’ i gördüm; o an ne kadar şanslı olduğumu düşündüm...

 

Diyorum ya koy başını omzuna diye; neye üzüldüğümü, hüzünlendiğimi hatırlamıyordum artık. Kaçıncı sigaram bilmiyordum ama son sigaramı yakıp kalktım, iskemleyi bulduğum gibi tekrar yerine koydum. Haliç’ e son bir bakıp arkaya doğru yürümeye başladım.

Herkes bilmez ama Pier Loti’ nin bir de tam arka tarafında, ufak meydanın oradan, ahşap evleri geçerek sağ tarafa dönünce, arnavut kaldırımlı, sağ ve sol tarafı sur taşları ile çevrilmiş bir yol vardır. Dönüşlerimi bu yoldan yapmayı severdim, hüseyin efendi tarafına iner oradan da Eyüp Sultan meydanına eski sokaklardan geçerek ulaşırdım.

Pier Loti meydanından, ahşap evleri geçtim ve sağdaki bu sokağa girdim, girer girmez bir inilti duydum, derinden bir ses geliyordu. Sağıma soluma baktım ama seçemedim nereden geldiğini, tekrar iniltiyi duydum. “Bi…. Di….. Alınnn”. Yürümeye devam ettim sokak lambaların arasında kalan karanlık noktanın içinde başka bir karartı vardı, ses oradan geliyordu. Yaklaştım, “Bir …. Dil….. alınnnn”. Karartıya yürüdüm, ses artık netleşmişti.

“Bir mendil alın” “Bir mendil alın”...

Karartının içinde 70’ lerinde, hafif tombul bir teyze başı önüne düşmüş yerde oturuyordu…

 

Önce yüzünü seçemedim, başı önde, sol kolu havada, elinde selpak tutuyordu. Hafif çömelip yaklaştım, biraz gerildim açıkçası, çocukluğumun o tuhaf köy hikayeleri aklıma geldi; ecinniler hortlaklar falan... Üstelik İstanbul’ un en eski yerlerinden birindeyim, mezarlıklar arasında. Bu düşüncelerle boğuşurken istemsiz elimi uzattım.

“Teyze bi tane verir misin?“

Elini az daha yukarı kaldırdı. Selpak’ ı aldım ve eline değerinden çok yüksek bir para bıraktım. Hafif kafasını kaldırdı. Paraya baktı ve kesesinin içinden birkaç tane daha eline alırken “Bu çok fazla oğlum, birkaç tane daha al.” dedi. Gözlerim doldu.

“Teyzecim istemiyorum başka, parayı al sen! 

“Olmaz oğlum.”

“Teyzem… Kimsen yok mu senin? Bu saatte, bu havada ne işin var burada. Kimse geçmez ki buradan bu saatte”

 “Yok kimsem oğul, iyiyim burada ben.”

“Gel teyzecim, sana bir yemek ısmarlayayım, karnını doyur, parayı da al lütfen.”

Yine zor çıkan sesiyle “Madem ısrar ediyorsun, elini ver karşılığında falına bakayım.” dedi. “Inanmam teyze ben fala.” dedim. Elini uzattı ve elimi aldı ve o an yüzünü gördüm, gözleri parlıyordu, elime baktı, sanki bir şeyler okur gibi gözleri sağa sola hareket ediyordu. Bir an gülümsedi, bir an kızdı, bir an üzüldü, konuşmasa bile sanki okuduklarını görebiliyordum. Sokaktaki karları hafif yerden kaldıracak bir rüzgâr esti. Etrafıma baktım, tekrar gözlerimi ona çevirince, gözlerini gözlerime dikmişti. Bir süre bakıştıktan sonra elimi bıraktı, kafasını eğdi sağa sola baktı. “Ne oldu, ne gördün?” dedim;

“Yok, bir şey göremedim.”

“Ne oldu teyzem?”

Biraz geveledi, sallanmaya başladı, elini tuttum. Durdu, yavaş yavaş bana baktı “Cennetin yaşında hayat çizgin bitiyor oğlum.” dedi, duraksadım, yutkundum. Içimden; olur mu lan öyle şey, saçma, derken, ona boş boş bakıyordum. Gözlerime bakıyordu, hüzünlenmişti… İçimde yüzlerce soru dönerken sokağın alt tarafından, kısmen karanlık taraftan iki kişi girdi sokağa, onlara bakarken, yüzlerini seçemedim. Yine yerdeki karları hafiften havalandıran o rüzgâr esti “Hadi sen artık git oğlum.“ dedi, yaşlı teyze, sanki komutla çalışır gibi ayaklandım ve geldiğim yöne yürüdüm. Arkama bakmaya cesaret edemedim. Yaşlı teyzenin sesi sokakta yankılanıyordu. “Bi’ mendil alın” “ bi’ mendil alın” “bi’ mendil alın”. İki mezarlığın arasından inerken bu sefer hiç de huzurlu değildim. Kimsesiz o yokuşta sanki mezarların hepsi beni izliyordu. Kafamı kaldırıp Haliç’ e bile bakamadım. Ulu çınarların rüzgârda çıkardığı uğultularla ve sanki kalkıp yürümeye hazırlanır gibi sallanmaları arasında hızlıca yokuşu indim.

Eyüp Sultan meydanını hiç o kadar boş görmemiştim. Tek bir insan ya da hayvan yoktu. Sahil tarafına hızlıca yürümeye başladım. Sonradan fark ettiğim çeşmenin başında karartının içinde su içen kişilere bakamadım bile, başım önümde hızlandım. Sahil tarafına ulaşınca nefesim kesilecek gibiydi, ilk taksiye atlayarak eve döndüm.

Huzur almak için çıktığım geceden geriye el ayak titremesi kalmıştı, neyse ki evden çıkarken ki hüzünden eser yoktu. Kanepeye uzandım açık perdelerden dışarıyı kar yağışını izlemeye devam ettim. Aklımda hâlâ cennetin yaşı vardı. Cennetin yaşı 33 benimki 32 idi.


ben ve kendim beğenme
CevapAlıntı
Paylaş: